24 Haziran 2012 Pazar

Kedileri sever misiniz ?

"Hayvanları, özellikle de kedileri sevmeyen bir insan tümüyle sevgisizdir, insanları da sevemez." Kedi tutukunlarının sıklıkla tekrar ettiği bir sözdür bu. Hatta geçenlerde tanık olduğum bir kedi sevmek-kedi sevmemek tartışmasının da merkezindeydi. Onlar tartışırken ben gurultular çıkararak çayımı içiyordum.

Ben kedileri çok severim. Bu nedenle sevmeyenleri daha iyi anlamaya çalışıyorum. Geçenlerde Giovanni Scognamillo ile konuşurken "Sizi ne korkutur?" diye sordum. "Sadece kediler," dedi. Basit bir çekingenlikten değil, düpedüz korkudan söz ediyor üstad. Şöyle basit bir internet araştırması yapınca karşıma çıkan bilgiyi paylaşayım bu noktada. Kedilerden korkmaya "Ailurofobi" deniyor. Bu maddenin karşısındaki not şöyle: "Fobinin ortaya çıkış şekli, kişiden kişiye değişebiliyor. Bazı insanlarda özellikle çocukluk çağında yaşanan travmalar, yetiştirilme, genetik kodları aktif hale getirip büyütüyor. Freudyen yaklaşımda, özellikle ebeveynlerden biri veya ikisi ürkütücü ise çocuk ondan çok çektiyse, bu öfke ve korku bastırılıyor ve sembolik bir hayvana dönüştürülüyor. Bazı insanlar bunu özellikle kedilerde sembolleştirir. Bu tür vakalar iyi incelendiğinde kedi korkusu olarak dışa vuran korkunun aslında özellikle baba ile sorun yaşayanlarda ortaya çıktığı görülür."

Elbette böyle bir korkuyu hemen Freud'a dayandırmak ya da başka nedenler aramak gerekmiyor. Ben kedileri nasıl seviyorsam, birilerinin de sevmeme hatta korkma hakkı ve özgürlüğü vardır. Burada ince çizgi, kedi sevmeyenlerin de, sevenlerin hak ve özgürlüğü konusunda aynı cümleyi söylemelerinden geçiyor. Kendilerini canlılar piramitinin en üstüne yerleştirip tabana doğru sevgisizliklerini artıranlarla bu konuyu konuşmak neredeyse olanaksız.

Tarçın'ın beklenmedik ve hüzünlü vedasından sonra Cambaz girdi hayatımıza. Çok oyuncu, hareketli ve kelimenin tam anlamıyla cambazlık yapmayı seven bir kedi. Kediye has başına buyrukluğa, çocukluğun getirdiği hoyratlığı da ekleyince elde tutulamaz bir karışım çıkıyor ortaya. Her an bir oyun yaratabiliyor kendine. Bunu söylediğimiz dostlarımızın bazıları, bu aralar bize ev ziyareti yapmaya pek hevesli olmuyor. Gayet iyi anlıyorum bu tedirginliği.

"Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri" adlı öykümün eskiz defterindeki ilk yazımlarında, anlatıcının bir kedi olmasını düşünmüştüm. Hatta adı da farklı olacaktı öykünün; "Ben Marsel Bey". Aşkı Marsel isimli bir kedinin gözünden yazmak istemiştim. Geçen yıllarda, defalarca yeniden yazıldı öykü ve sonuçta başka bir rotaya girdi. "Kara Kedinin Gölgesi" ise benim için adıyla, içeriğiyle başka anlamlar taşıyan bir kitaptır. Kitaptaki "Öylesine Sessiz" öyküsü de, yine bir kedinin ruhundan düşmüştür satırlara. Öykülerimin kedilerle olan ilişkisinde en kalıcı isimlerden biri de Goncagül. "Bir de Baktım Yoksun"daki "Sarmaşık" öyküsünün merkez karakterlerinden Goncagül.

Ben bu satırları yazarken Cambaz, bir kurşun kalemi yuvarlıyor yerde. Kalemlerle oynamayı çok seviyor. Kedisiz bir hayat düşünemeyen ben, o kalemin yuvarlanma sesini dinleyerek yazmayı seviyorum. Kedi sevmeyenleri anlamaya özen göstererek, kedileri sevmeye devam edeceğim.

Peki siz kedileri sever misiniz?

Amy Winehouse, Selah Sue ve Valerie


Amy WinehouseThe Zutons'un keskin ritmli, enerjik Valerie'sini almış, hüzünlü bir yürüyüşe eşlik edecek bir şarkıya dönüştürmüştü. Üstelik bunu yaparken The Zutons yorumundaki saksafon tınılarını da, kendi vokalindeki iniş çıkışlara yüklemişti. Amy'i ve sesindeki o çok enstrümanlılık halini özleyenler, arada dinliyorlardır elbette.

Amy'nin Valerie'sine bir saygı duruşu Selah Sue'dan geliyor. Selah Sue, yeni albümünü beklediğim, ne yapacağını merak ettiğim bir ses. Babylon'da verdiği konser etkileyiciydi. O gece Babylon’da herkesin sırt çantasına enerji ve samimiyet koyup diyardan diyara savrulduğu bir geceydi. Çünkü Selah Sue dinlemek, Belçika’nın kuzey rüzgarlarıyla üşümüş sokaklarından Jamaica’da yalınayak top koşturulan bir plaja ışınlanmak gibi. Şarkılarıyla kaçak dövüşmeden terini akıtan 23 yaşında bir müzisyenin,  ışıltılı yolculuğuna daha ilk adımlarında tanıklık etmek hepimize iyi gelmişti. Birasıyla meşhur Löwen adını duyduğumuzda artık bir de Selah Sue diyeceğiz.

Selah Sue'ya, Amy Winehouse'a ve Valerie'ye selam olsun.

Onca Yoksulluk Varken



Romain Gary'nin, Emile Ajar adıyla yazdığı muhteşem romanı Onca Yoksulluk Varken'i ilk olarak yirmi yaşımda okumuşum. Gary-Ajar olayından en az romanın kendisi kadar etkilenişimi, yazarın her iki isimle yazdığı romanlara büyük bir açlıkla saldırışımı gayet net hatılrıyorum. Kitabın sonundaki Emile Ajar'ın Yaşamı ve Ölümü isimli metni defalarca okumuş, kimi noktaları referans alarak kendime yeni okuma haritaları çıkarmıştım. Sonraki yıllar boyunca, kitapsever biri, okuma önerisi istediğinde aklıma ilk anda gelen kitaplardan biri olmuştur bu kitap. Elbette bu tutukuda, Vivet Kanetti'nin mahir çevirisinin de rolü vardır, hakkını özellikle teslim etmek isterim. (Yeri gelmişken bir paranteziçi yapayım; Kannetti'ye Pıtırcık serisindeki muhteşem Goscinny çevirileri içinde çok şey borçluyum.)

Momo ve Madam Rosa arasındaki ilişki üstünden insanlığın masaya yatırıldığı romanı okumayanlara bir kere de buradan önereyim. Ayrıca Gary-Ajar olayını bilmeyenler de, edebiyat dünyasının (özellikle de edebiyat dünyasındaki derebeylerin) gerçek ve acımasız dünyasıyla tanışmak için mutlaka okumalı, araştırmalılar.

Ben sadece "karabasanlar düşlerin yaşlanmasıdır" diyen bu harika kitaptan, ilk okuduğum günden beri aklımdan çıkmayan bir diyalogu paylaşmak istedim. O sıcacık konuşmalarından birinde, Momo'ya barınağını anlatır Madam Rosa ve der ki:

- Korktuğum zaman gider oraya gizlenirim.
- Neden korktuğunuz zaman Madam Rosa?
- Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez Momo.

"Hiç unutmadım bunu, bugüne dek duyduğum en doğru şeydir çünkü," diye aktarır bu konuşmayı Momo. Doğrudur; lafı evirip çevirmeden hayata tokat atmayı başaran gerçekler unutulmaz.


Romandan uyarlanan ve 1978 yılında Yabancı Dalda En İyi Film Oscar'ını kazanan filmin bir sahnesinde Madam Rosa rolündeki unutulmaz Simone Signoret ve Momo rolündeki Samy Ben-Youb.

Köpek Günleri - Tanja Schröder

Fil Uçuşu'nda, 2000'lerin başlarında sesini duyuran, ancak sonrasında sesi o yıllardaki kadar gür çıkmayan bir isim: Tanja Schröder

1974 Bremen doğumlu yazar, ortaokulun ardından yardımcı hemşirelik eğitimi almış. Kendi deyişiyle ‘yardımcılık sendromuna’ şifa bulduktan sonra Aaro Yayınevi'nin grafik ve yazar danışmanlığı bölümlerinde çalışmaya başlamış. 2000 yılında aynı yayınevinden bir vampir romanı olan "Hirudo - Karanlık Miras" adlı ilk kitabı çıkmış. Daha sonra da serinin ikinci kitabı olan "Hirudo - Karanlığın Kanı" yayınlanmış. Schröder, vampir romanları furyasında kalıcı olabilmiş isimlerden değil. Ancak Almanya'dan gelen bir ses olarak ilgi çekici. 

Yazmanın iyileştirici bir etkisi olduğu fikrinde. Yazarın neden toplum önüne çıktığı sorusuna iki farklı bakış açısıyla yanıt veriyor. İlk yanıt biraz karamsarca: "Kitabın ne insanlığın varlığının devamına katkısı vardır, ne de insancıl bir fayda bulunur doğasında. Bir kitap, film ya da tiyatro eseri oyalayıcıdır; bizi hayatımızdan ve böylece ölümlülüğümüzden uzaklaştırır. Oyalayıcı yaratanlardan olmak tuhaf…" Aynı soruya bir de barışçıl bakışla yanıt veriyor:"Kitap yazmak ve okumak zevk verir. Yazılı kelimeler imgeler ve rüyalar armağan ederken düşünmeye teşvik ederler. Birilerinin sözcüklerime yanıt vermesi ve iç dünyamda pay sahibi olması hoşuma gidiyor. Görüyorsunuz ya, az biraz da teşhircidir yazar kişi…"

Tanja Schröder’in metni Gizem Alav’ın Almanca aslından yaptığı çeviriyle geliyor.


Bak bugün ne oldu…

Idaho'nun ortasında arkaik ıssızlık. Bayan Brix, Jesse'in onu götürdüğü ormanın ortasındaki küçük meydanlıkta keşfettiği şeyi gördü ve kelimenin tam anlamıyla şoke oldu. Jesse'in ona göstermek istediği şey, nehrin üçüncü kolunun gelişigüzel böldüğü, aslına bakılırsa henüz gerçek bir orman bile olmamış, küçük ormanın içindeydi.

Gerçek bir orman değil, ama ağaç evler yapmak, yer altı sığınakları kazmak ve çalılıkların arasında saklambaç oynamak için yeterli.

Bugün, büyümüş ve çocukluğunun çoğunu unutmuşken, bu küçük orman ona korkutucu geliyordu. Eskiden toprağın altındaki oyuklarda sürünür ve öteki çocuklarla ‘Japonlar ve Naziler’ oyununu oynardı. O zamanlar daha örümceklerden, böceklerden ve kötü adamlardan korkuları yoktu. Bugün tehlike, karanlığın bastırmasının ardından ağaçların ve ev köşelerinin arkasında pusu kurmuş bekliyordu.

Jesse'in yoldan aşağı nasıl da tasasızca koştuğunu gördüğünde bu kayba ve aldırışsız masumiyetin yokluğuna iç çekti. Çocuğun ateş kırmızısı yün başlığı soğuk kış gününün gri loşluğunda bir sinyal gibi parlıyordu.

Böyle bir günün ardından aslında artık sadece Jesse'in baştan aşağı kirlenmiş pantalonunu yeniden tertemiz ve mis kokulu hale getirmenin zorluğunu düşünebiliyor olmasına iç çekti. Neredeyse kendine gülecekti. Böylesi düşünceler; yok, yapma Helen, sen bir kadınsın ya.

Kendini bir labirentin içinde hapsolmuş hissedinceye kadar peşinden götürmeye devam etti onu Jesse. Ola ki Jesse ortalıktan kaybolmaya karar verse çaresi yok kaybolurdu, çünkü beyaz evler çoktandır koyu dal karmaşası arasından pırıldamıyorlardı. Belki orman zannettiğinden çok daha büyük ve karanlıktı. Belki de derinliklerine doğru yürüdükçe sıklaşan ve karanlıklaşan büyülü bir ormandı bu. İlk on dakikanın ardından bir macera fikrine kapılırsın, yirmi dakika sonra evler görünmez olur ve yarım saat geçtiğinde kabuklu, yosun kayganlığında ağaç gövdelerinden bitiveren kollar ve eller ve parmaklar bir daha bırakmazlar insanı.

Durmuşlardı, Jesse'in montundan çekiştirdiğini hissetti. Ürküp bir adım geriledi. Kök pençelerini kendisine doğru uzatmış bir ağaç değil - sadece Jesse.

Önlerindeki ağaçların küçük, yuvarlakça bir meydanlığa açıldığı bir noktaya doğru işaret ediyordu.

Neyi kastettiğini ilk anda görmedi, ama küçük beyaz parmağının nereyi gösterdiğini keşfettiğinde karşılaştığı şoke edici manzara midesinin altını üstüne getirdi.

Birisi meydanın ortasına bilek kalınlığında iki daldan oluşan bir buçuk metrelik bir haç dikmişti ve üzerine yenecek hali üç hafta önce geçmiş tavşan kızartmasına benzeyen bir şey sabitlemişti.

Tavşan değil de daha büyük bir şey. Yaklaştı. Yanmaktan simsiyah olmuş hayvanın büyük paslı bir çiviyle taze oduna çakılmış boynunda kömürleşmiş bir deri tasma takılıydı. Zamanında kırmızı renkte olduğu hala belli; ucunda da rüzgarla sallanan ve alazlanmış kürke takılan, rüzgarla serbest kalan ve yine takılan bir metal kapsül.

Bu küçük masum ormancığın içinde Hazreti İsa gibi birbirine tutturulmuş iki dalda çarmıha gerilmiş asılı duran ve altında bunu yapanın bir de kamp ateşi yaktığı çürümüş ve yanmış kadavranın üzerinde yavaşça gözlerini gezdirdi. Bu pis koku. Oğlunun gözleri önünde kusmamak için çabucak bir elini yüzüne götürdü.

Zavallı şey. Ağzı sonuna kadar açılmış, kulakları kömürleşmiş iki kürk tutamına dönüşmüş, gözlerini çoktan kaybetmiş, dişlerinin ve çenesinin etrafındaki et yanıp yok olmuş, gagalanmış, çürümüş. Etsiz kaburgaların altında karından paslı gelin teli gibi sarkan iç organlar ve aşağıda yanmaktan simsiyah patiler - özenle birbirinin üzerine konmuş ve burada da kürkün, sinirlerin ve kemiklerin üstünden çakılmış fazlaca kalın bir çivi. Allah aşkına, kim yapmış olabilirdi bunu? Kim bu hayvanı kandırmış, yakalamış, çarmıha germiş, altında ateş yakmış ve alevler yükselip yakıcı, sıcak lastik kokan dumanlar çıkaran kürkü delerken etrafında dans etmiş olabilirdi?

Çığlık atarak çarmıhı yıktı ve soğuktan uyuşmuş parmaklarıyla hayvanın boynuyla arka ayaklarına çakılı çivileri yerlerinden söktü. Jesse'in ağladığını duyuyordu. Yaptığı Jesse'i o kadar korkutuyor muydu? Yoksa harap ettiği onun eseri olabilir miydi? İnanmalı mıydı buna? Sormalı mıydı ona? Bunu gerçekten bilmek mi istiyordu?

Nasıl bir zamandı bu içine büyüdüğü ve oğlunu büyüttüğü? Ne günler bunlar, her sabah şehrin üzerine güneş doğarken başlayan… Köpek günleri, gerçek köpek günleri!


* Köpek Günleri: Almanca’da “Hundstage” İngilizce’de "Dog Days" olarak geçen, 24 Temmuz ve 23 Ağustos arası etkisini sürdüren çok sıcak yaz günleri için kullanılan genel kavram. Türkçe’de sözlük karşılığı "eyyamı bahur". Eski Mısır'da Sirius (Büyük Köpek) Takımyıldızı'nın etkisi altında olduğu görülen dönem, adını buradan almış. Halk arasında sıcak köpek günlerinin soğuk kış günlerinin habercisi olduğuna inanılır.

MUTLULUK

mutluluk dünyadaki en güzel şeydir.ona sahip olmak zordur ama bazı insanların avucunun içindedir.ben bazen kendime keşke o insanlar gibi olsaydım diyorum,aslında hepimiz böyle diyordur bu yazıyı okuduktan sonra herkes benimle aynı fikirde olacaktır.çevremizdeki bazı kişiler bizden nefret eder ama onların istediğini yapınca bizi severler.hayattta bir sürü sevgi türü vardır bazıları doğayı,hayvanları,insanlar yada bir nesneyi bazı insanlar mutluluğun olduğunu bilir ama nasıl bir his olduğunu bilmezler...


Seyfi için...



Seyfi Teoman’la tanışmam, çoğu sinema izleyicisi gibi Tatil Kitabı ile oldu. Ama en uzun sohbetlerimizi Bizim Büyük Çaresizliğimiz zamanında yaptık. Bir de Yamaç Okur’un ayarladığı bir öğle yemeği var hafızamda. Ama kısa süren tanışıklığımda, en kalıcı sözler ve keşke daha uzun soluklu bir arkadaşlığım olsaydı dedirten içtenlik, Kadıköy’de Haldun Taner Sahnesinin önünde, ikişer sigaraya bir plastik bardak çayı katık ettiğimiz nemli bir yaz gününde yaşandı. İkimizin de çok sevdiği bir romanın sinema uyarlamasını yapıp bitirmişti, izlemiştim ve aklıma takılan soruları samimiyetle dinleyip cevaplar verdi. Yaptığı filmle hesaplaşmasını bu kadar rahatlıkla sürdürebilen, ama bir yanıyla da filmine bu kadar inanarak sahip çıkan birini görmek, benim de kendimi gözden geçirmeme neden olmuştu. O akşam defterime yazdıklarım, Seyfi’nin sadeliği içinde kalabalık kaçacaktır.

Kaza. Bekleyiş. Acı haber. Veda.

Bu yazdıklarımın hepsini ofsayta düşüren bir hüzün. Ağır ve oturaklı bir küfür.

Kısa süreliğine ‘gerçekten’ parçası olduğum ama kendimi hep içinde hissettiğim Altyazı dergisinin her sayısının arşivlik olduğuna inanırım. Ama bu sayının, Haziran 2012 tarihli ve 118 numaralı sayının daha öte bir anlamı var. Bu sayı “Seyfi için…”


Dostlarının, yol arkadaşlarının ve Seyfi’nin satırlarını okurken çok değerli bir hayatın izini sürdüm. Kendi hayatımla hesaplaştım. Dostluklarımla hesaplaştım. Yapabildiklerimle, yapamadıklarıma… Asla yapamayacaklarımla. Ne olursa olsun yapmayacaklarımla… 

Seyfi, kısa ömrünün ardında bir hesaplaşma gecesi daha bıraktı bana. Böylesi hesaplaşmalara hepimizin ihtiyacı var galiba. İnanın, Seyfi için yazılanlardan ve onun sözlerinden daha iyi bir rehber bulmazsınız. 

Tavsiyem belli: Altyazı’nın bu sayısını mutlaka alın. 

Seyfi için söyleyeceğim son söze gelince… Yok öyle bir söz.

Kendine Ait Bir Oda



Ellisini çoktan geride bırakmış dul Maguy, torunu Felix’in ender bulunur bir lösemi türüne yakalanmasıyla büyük sarsıntı geçirir. Üstelik Felix’in babası Jean-Philippe, bu süreçte maddi-manevi her tür desteği esirgemektedir. Belçika Radyo Televizyonu’ndaki konuk karşılama hostesliği görevinden emekli olmuş Maguy’ün 1227 Avroluk maaşıyla, ayda fazladan 2000 Avro gerektiren bu ilaç tedavisini karşılaması mümkün değildir. Hızla ve büyük miktarda para kazanmak zorundadır. Bir-iki başarısız iş girişiminden sonra, rastlantı sonucu gördüğü “Hostes Arıyoruz” ilanı Maguy’ün hayatını değiştirecektir. Mekanın sahibi Camille, ilandaki hostes kelimesinin, ‘fahişe’ anlamına gelen bir mecaz olduğunu söylemesiyle, sonunda toplumun kafasına düşecek olan küçük kaya, büyük bir yardan yuvarlanmaya başlar. Camille ve Maguy arasındaki kısa konuşma hem bize elimizdeki kitabın çoğu zaman melodramatik, yer yer ironik ve her zaman ekonomik yapısı hakkında fikir verir, hem de Maguy’ün değişim yolculuğuna tanıklığımız başlar.

1964'de doğan, yazarlığın yanı sıra tiyatro ve sinema yönetmenliği yapan ve özellikle senaryolarıyla dikkat çeken Philippe Blasband, Çağdaş Belçika edebiyatının yalın ve özgün örneklerinden biri olarak görülen bu romanında, aslında çok sayıda klişeyi bir araya getiriyor. Yakın geçmişte dul kalmış ve hayata tutunmaya çalışan kadın, lösemiye yakalanmış torun, ilgisiz bir anne-baba, son umut olarak ortaya konan pahalı bir tedavi, parasızlık… Üstelik daha romanın başında, yaratıcı yazarlık atölyelerinde sıkça konu olan bir soruyu da okura sorduruyor. Bu atölyeler, ‘ya böyle olursa’ diye çevirebileceğimiz “What if?” sorusunun olay örgüsünde kendini gösterdiği anları çokça örnekler. İşte Blasband imzalı Irina Poignet, ana yapısını tümüyle böyle bir örnek-soru üstüne kuruyor: Ya torununuzun hayatta kalması için fahişelik yapmanız gerekirse?

Bütün bu klişeler evreninde farklı ve akıcı bir okuma deneyimi yaşatmak zor. Bu küçük romanın, okurla kurduğu ilişkiyi anlatabilmek için konu üstünden devam etmeli. Patron Camille’in çaresiz bir halde karşısına dikilmiş ve “Eğer mecazi olarak hosteslik yapmak gerekirse, onu da yaparım,” diyen bu kadını mekanında çalıştırmak için bulduğu çözüm, iki yüzlü bir cinsellik anlayışının da aynası oluveriyor bir anda. Her gün bademyağı sürdüğü ellerinin yumuşaklığı fark edilince, Maguy bir ‘boudoir’da yani ‘kendine ait bir oda’da çalışmaya başlıyor. Bir meslek adı belirleniyor kendisine: Irina Poignet, yani Irina Çelik Bilek. Küçücük odanın kırmızı duvarlarından birindeki delikten gün boyu penisler uzatılıyor Maguy’e ve o da müşterilere mastürbasyon yapıyor. Roman bu ilgi çekici olay örgüsüne yaptığı küçük dokunuşlarla okurun ilgisini ayakta tutmaya çalışıyor. İşte kitabı bütün o klişelerin ötesinde değerlendirmemizi sağlayan da, doğallıkla aktarılan düşünceler, kırılgan anlardan örülü sahneler, karakterlerin kıstırılmışlığını üstüne basmadan aktaran küçük cümleler… Kitabın bir başka yeteneği de yan karakterleri ekonomik kullanmasında. Püriten orta sınıftan çıkıp bambaşka bir dünyanın akışına karışan Maguy’ün bu yan karakterlerle ilişkileri üstünden bir toplum muhasebesi yapmayı başarıyor Philippe Blasband. Kitabın sayfaları boyunca Patron Camille, temizlik ve koruma işlerini bir arada yapan Afrika göçmeni Francois, Maguy’e mastürbasyon yaptırmanın sırlarını öğreten Luisa, yorgun fahişe Claudine ve alkolik fizyoterapist Richard, korunaklı dünyalarımızdaki sahte samimiyetlerden çok daha içten bir dostlukla sarmalıyor biz okurları. 


Kitabın çoğu sayfasında bir film izliyormuşuz hissine kapılmamız boşuna değil. Blasband, yapıyı kurarken, görsel bir algıya sırtını yaslıyor. İç hesaplaşmayı özellikle sahne sonundaki detaylara bırakıyor; bir senaryo matematiğiyle işletiyor romanını. Ne de olsa edebiyat dünyasından çok, sinema dünyasında tanınan bir isim Blasband. Belçikalı yazar, ünlü l'Athénée Royale d'Ixelles'de okuyup, ardından INSAS sinema okulunun montaj bölümünden mezun olduktan sonra çok sayıda uzun ve kısa metraj film senaryosuna imza atmış, kimilerini de yönetmiş. Bu alandaki en önemli çıkışını başrollerini Fanny Ardant ve Gerard Depardieu’nün oynadığı ‘Nathalie’ ile yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama çoğu sinemasever için en akılda kalıcı senaryo çalışması hiç kuşkusuz ‘Gilles'in Karısı’.

Bu kitap da, Blasband’ın senaryosuyla ve yazarın kısa filmler zamanında beri yakın arkadaşı olan Sam Garbaski tarafından ‘Irina Palm’ adıyla beyaz perdeye taşındı. Filmde Maguy'iMarianne Faithfull canlandırdı. Açıkçası filmin üstünde oluşan ilgi halesinde özellikle bu efsanevi ismin rolü çok büyüktü. Hatta, romanı klişe olmaktan kurtaran dokunuşların sinema uyarlamasındaki karşılığı bu oyuncunun seçimiydi neredeyse.


Irina Poignet, bütün sorunlarına karşı derli toplu, kimi dokunuşlarıyla farklı ve sonuç olarak keyif veren bir kitap. Orta sınıf ahlakının iki yüzlülüğü, kimi zaman melodramın en klişe verileriyle de olsa, tadında sergileniyor. Üstelik iyi ve kötü kavramlarını sorgulamak için kapıyı aralık bırakan, sürprizli bir finalle çıkıyor okurunun karşısına.

Son sözü kitabın akılda kalan bir bölümüne verelim: “Aylardır senden haber yok, nerelerdeydin?” diyen komşusu Giselle’e rahatlıkla cevap verir Maguy: “Erkeklere otuzbir çektiriyorum.” İşte kitap bittikten sonra okur da, dünyaya aynı içtenlikle cevaplar verebilmek ve o ikiyüzlülüğün uzağında durabilmek istiyor.